Satranç

Aybar Karaçay   

Diğer Yazılar:
Kartallar Yüksek Uçar
Türk Dünya Şampiyonları ve es-Sûlî
Satranç ve Kediler
Satranççının Savunması
es-Sûlî’nin Eşeği

es-Sûlî’nİn Eşeğİ

Güzellik yarışmalarında sorulanları anımsatıyor belki ama, “ne zaman, nerede yaşamak isterdiniz?” sorusuna bir-bir buçuk asır önce Viyana veya Paris veya yarım asır kadar önce Moskova cevapları geliyor aklıma. Paris ve Viyana’da yazarların, ressamların, bestecilerin, feylozofların, bilimcilerin, satranççıların bir araya geldikleri “cafe”lerdeki ortamın tüm şehrin kültürüne, gazetelere, dergilere, üniversitelere, konservatuarlara her yere yansıdığı bir dönem. Yarım asır kadar önce Moskova’da da benzer bir durum var, değişik disiplinlerden insanlar aynı mekanlarda toplanıyorlar. Kim bilir belki de bin küsur yıl önce Bağdat’ta veya Cumhuriyet’in ilk yıllarında Atatürk’ün çabalarıyla ülkemizde yeşeren benzeri bir üniversite veya konservatuar ortamında. Ama nerede olursa olsun savaş, iç savaş, kargaşa, iktidar değişikliği vb. sebeplerle böyle kültür ortamları uzun ömürlü olamıyor. Bir matematikçiyle bir bestecinin, bir fizikçiyle bir satranççının, bir ressamla bir feylozofun yan yana gelmesi ne sağlar ki? Belki de ömür boyu sadece National Geographic veya Discovery Channel’da görebileceğiz böyle ortamları.

Pulitzer ödüllü Carl Sagan’ın aynı adlı romanından uyarlanan 1997 yapımı “Contact” (ülkemizde “Mesaj” adıyla gösterilmişti) adlı filmi görenler unutmamıştır, çok çarpıcı sahneler ve diyaloglar vardı. Filmde Jodie Foster’ın canlandırdığı Dr. Ellie Arroway çok kısa bir sürede Dünya'dan 26 ışık yılı uzaklıktaki Vega Yıldızı’na gidiyordu ki bunun da bilinen fizik kanunlarına uygunluğu şüpheliydi. Carl Sagan’ın ricası üzerine California Teknoloji Enstitüsü’nden teorik fizikçi Kip Thorne, “kurtdeliği” adı verilen oluşumlarla bunun mümkün olabileceğini gösteren bir teorem geliştirdi. Filmin unutulmaz sahnelerinden birinde, yabancı türle iletişimde daha uygun olacağı düşünüldüğünden bu yolculuk için seçilen matematiği kuvvetli bilimkadını Dr. Arroway gördüğü manzara karşısında “They should have sent a poet instead” (bilimadamı değil, şair göndermeliydiler) demekten kendini alamıyor. Yabancı türün, kurtdeliğinin onlar oraya gelmeden milyonlarca yıl önce başka bir tür tarafından yapılmış olduğunu açıklaması da hala unutamadığım ve şimdi bile tüylerimi diken diken eden bir diyalogdu.

 

Geçenlerde Okan Bayülgen’in NTV’de yayınlanan “Herkes Bunu Konuşuyor” programlarından birinin tekrarına rast geldim. Hani Zaga’nın bir tema üzerine yarım düzine konuk toplayıp, sürekli sözlerini kesip hepsinin toplamından daha fazla konuşarak “En İyi Magazin” ödülü aldığı, yer yer keyifli ama bazen de tahammülü zorlaşan program. Bu kez “Fizik Yılı” münasebetiyle konuklar fizikçi ağırlıklıydı: üç profesör, TZV Başkanı, bir psikiyatr ve IQ’su yüksek bir öğrenci. Profesörlerden biri çok hoşuma gitti: hiç kimseyi konuşturmadığı gibi Zaga’yı bile bastırdı ki geçmiş programlardaki konukların ahı tutmuş olacak, hepsinin intikamını aldı. Bir ara diğer profesörlerden birinin son derece önemsiz bir çarpım yanlışını bir seyirci telefonla düzeltti ki o sırada bu programın neden ödül aldığını daha iyi anladım. Ama o kadar akademisyen veya amatör fizikçi arasında hiçbiri büyük bir yanlışın farkına varamadı. Pembe Panter’deki bir sahneyi hatırlar mısınız? Pembe Panter bir platformun üzerinde çok yükseklerden düşerken tam yere çarpmadan önce zıplar ve kurtulur. Eh çizgi filmlerde imkansızlık veya fizik kuralına uygunluk gibi sınırlamalar yok tabii. Bayülgen düşen bir asansördeki kişinin yere çarpmadan önce zıplayarak kurtulup kurtulamayacağını sordu. Baskın profesörümüz bunun çok zor olduğunu ama akrobat vb. eğitimli birinin bunu başarabileceğini söyledi ve kimseden de itiraz gelmedi. Oysa serbest düşen bir asansörde zıplayamazsınız, yapabileceğiniz en mantıklı şey çömelme pozisyonu almaya çalışmaktır ki ellerinizle tutunabileceğiniz bir yer yoksa zaten çömelmeye çalışırken ayağınız yerden kesilecektir. Kimse sürtünme falan demesin çünkü açıkça ihmal edilebilir, astronotları, kozmonotları ağırlıksız ortama hazırladıkları uçaklar pike yaptıklarında emniyet kemeri ile bağlanmamış veya bir yere tutunmamış personelin, yolcuların görüntülerini seyredenler hatırlasın.

Biz de Dünya Fizik Yılı münasebetiyle dünya satranç şampiyonlarından Emanuel Lasker’in yakın arkadaşı Albert Einstein hakkında birkaç link verelim:

http://www.geocities.com/siliconvalley/lab/7378/einstein.htm
http://www.chessgames.com/perl/chessgame?gid=1261614&kpage=6
http://chessville.com/misc/Quotes/misc_trivia_quotes_points_to_ponder.htm
http://www.xs4all.nl/~timkr/chess/quotes.htm
http://www.chess-poster.com/english/notes_and_facts/did_you_know.htm
http://www.chess-poster.com/english/notes_and_facts/chess_quotes.htm
http://www.satranc.net/yazarlar/aybar/savunma2.asp

 Üniversitenin ilk sınıfında bir makara sorusunda arkadaşları ikna edemiyorum, hocanın yardımını istedim: “ağırlığı ve sürtünmesi ihmal edilebilir makaranın birer ucunda eşit ağırlıkta iki maymun hareketsiz duruyor, sonra maymunlardan biri tırmanmaya başlıyor, ne olur?” Arkadaşlar tırmanan, ben de diğer maymun yükselir diyoruz, ikisi de eşit miktarda yükselir diyen de var, hocaysa en olmayacak şeyi söyledi: “ikisi de hareket edemez çünkü sisteme dışarıdan bir etki yok!” Hoppala!... Neyse insanlık hali, anlık dalgınlıklar, yanlış kararlar olabilir, daha iyi anlayabilmesi için şunu sordum: “peki, sürtünmesiz buz üzerinde iki patenci hareketsiz ve bir ipin iki ucundan tutuyorlar, sonra biri ipi çekmeye başlıyor, ne olur?” Cevap aynı: “sisteme dışarıdan etki yok.” “Bu adamdan öğrenebileceğim bir şey yok!” diyerek bir daha o hocanın dersine uğramadım. Yanlış yaptım elbet, maymunlar veya patenciler konusunda değil ama bir daha derse girmeme konusunda: gerçi dersten rahatlıkla geçmiştim ama daha iyi bir not almam mümkün olacaktı hiç olmazsa.

İkinci sınıfta bir başka hocamız indükleme ile ilgili bir konu anlatırken manyetik akının yönünü ters çizdi, bilgisizlikten değil sadece dikkatsizlikten, bobin sarım yönüne dikkat etmediği için. Birkaç arkadaş kibarca uyardık ki defterlere yanlış geçmesin. Birden celallendi: “siz nasıl geçtiniz birinci sınıfı? Hiçbir şey öğrenmemişsiniz, daha bu basit şeyi bilmiyorsanız bu dersten nasıl geçeceksiniz?” vs. bayağı bir saydı döktü. Neyse hocamızdır, büyüğümüzdür sesimizi kesip oturduk ama teneffüste de doğruca yanına gidip hatasını anlamasını sağladık. Aradan sonra derste bekledik ki “çocuklar arkadaşlarınız haklıymış” desin. Hayır, sanki hiçbir şey olmamış gibi derse devam etti, “yanlış olmuş, ilk dersteki filan çizimi düzeltin” de yok. Neyse haliyle onun da dersine bir daha girmedim, ama aynı dersi aynı saatte başka bir kısımda bir diğer hoca veriyordu, oraya devam ettim.

Pakistanlı bir arkadaş ödev hazırlamış, bayağı da özenmiş, hatta dili konusunda bile titizlik gösterip İngiliz Dili ve Edebiyatı’nda profesör olan babasına kontrol ettirip düzelttirmiş. Genç bir hocaya sunmuştu, ödev bir geri geldi ki kıpkırmızı. Matematik bir hata yok ama hoca kendince İngilizce dil yanlışlarını düzeltmiş! Bayağı bir gülmüştük, bilmem babasına gösterdi mi?

Benzeri kötü örnekler çok, ama amacım eğitim sistemine karşı oluşan bir nefreti kusmak değil. Zaten kişinin kendisi kendinden birinci derecede sorumludur. Mark Twain’e kulak verelim: “Hiçbir zaman okulumun eğitimimi engellemesine izin vermedim!” Elbette kötü örneklerin yanında, okulları biraz olsun çekilebilir kılan mükemmel örnekler de var. Bir fizikçimiz -ki haklı olarak beni bırakmıştı bir dersten- hem çok bilgili hem de tam pedagogdu. Kaldığım dersi ertesi sene de özellikle yine ondan alıp iyi bir notla geçmiştim. Herkesin olumsuz tarafları vardır. Ama bugün kişiliğimin olumlu yönleri üzerinde en fazla etkileri olanlar olarak ilkokul öğretmenlerimi görürüm, aile veya diğer çevreden çok daha fazla. Bugün çok daha iyi anlıyorum ki şu ilkel eğitim sistemi içinde bizi yetiştirmek için fedakarca çalışmışlar, en çok onlara borçlu hissederim. Lise sonda kendini adamış bir matematik hocamız vardı, öğrencilerine hafta sonları hiç karşılıksız ek ders veren bir masal kahramanı. Üniversitede durduk yere hapishanelerden, belki işkencelerden geçmiş ama ülkesinden nefret etmemiş, tam tersine işine dört elle sarılarak fedakarca çalışan öğretim üyeleri de vardı. Eğitim sistemi ancak böyle birkaç insanla ayakta durabiliyor işte. Çanakkale Troya Turnuvası gelişsin diye kendi ceplerinden ödül parası koyan birkaç satrançsever ve ancak turnuvada birinci olarak koyduğu parayı kurtarabilen Türkiye şampiyonu da masal kahramanları değiller mi?

Askerlik arkadaşlarımdan biri Almanya’da doğmuş, 15 yaşına kadar orada okumuş, sonra Türkiye’ye gelmişti. “Almanya’da okula her gün severek isteyerek giderdim”, diyordu “ta ki Türkiye’ye gelene dek!” O an dehşete düşmüştüm: hayatımda bir gün olsun okula severek isteyerek gitmişliğim yoktu! Oysa mümkünmüş! Çocukların, gençlerin hayatını cehenneme çeviren bu eğitim sistemimiz şart değilmiş! Ev ödevi denen şey şart değilmiş! Bilmem ilkokula, hatta ilkokul 1’e giden çocukların kitaplarına göz atıyor musunuz? Her gün verilen ödevler karşısında nasıl ezildiklerini izliyor musunuz? O ağır çantaları nasıl taşıdıklarına şaşıyor musunuz? Ey öğretmenler, eğitimciler, yöneticiler… Türkiye’de çocuklar ne zaman her gün severek isteyerek okula gidecekler? Ev ödevi denen ilkelliği hiç olmazsa ilk sınıflarda kaldırın ki çocuklar oyun oynayabilsinler. Oyunla kazanacakları, ev ödevi ile kazanacaklarını düşündüklerinizden çok daha değerlidir. Ağır okul çantaları da hiç olmazsa ilk sınıflarda kaldırılsın. Öğrencinin bir konuyu öğrenmesini istiyorsanız sevdirin, ve unutmayın ki bambaşka bir çağda yaşıyoruz, bütün öğrenciler aynı şeyi ezberler, aynı şeyi öğrenirlerse tamamen çağdışı bir toplum olup çıkarız. Neyse bu konuda son olarak Sargun Hoca’nın (Tont) Ağustos 2005 Bilim ve Teknik Dergisi’ndeki yazısını okumanızı öneriyorum.

Öğrenciliğim boyunca tarih dersinden nefret etmiş, sonra ancak yabancı belgeseller sayesinde tekrar ilgi duymaya başlamıştım. Değişik disiplinlerden insanların bir araya geldiği ortam özlemim, bu yakınlarda birkaç tarihçiden aldığım derslerle iyice depreşti. Hatırlayacaksınız 2004 Ağustos, Eylül ve Ekim sayılarında yabancı kaynaklarda ilk dünya satranç şampiyonu olarak geçen bir Türk tarihçiden bahsetmiş ve uzman tarihçilerin yardımını istemiştim.
http://www.satranc.net/yazarlar/aybar/aybar2.asp

İlk uyarı ve yardım Manchester’dan Dr. Salim Aydüz’den (sayduz@hotmail.com) geldi: yazılış “es-Sâlî” değil “es-Sûlî” olmalı. Hemen ardından bugüne kadar bana cevap veren tek kurum olan İSAM’dan (isam.org.tr) Genel Sekreter Dr. Kamil Yaşaroğlu (kamil@isam.org.tr) sayesinde Prof. Dr. Ahmet Savran’ın es-Sûlî konusundaki eserlerinden haberdar oldum ve Dr. Ramazan Altınay  (altinay@yyu.edu.tr) ile temas kurabildim. İSAM Kütüphane ve Dokümantasyon Müdürü Fatih Çardaklı (kutuphane@isam.org.tr) kopyaları gönderdi (Milli Kütüphane veya TTK’de yok veya kayıtlarında görünmüyorlar). Bir gün TTK Kütüphanesi’nde Arapça kaynaklar arasında çaresiz bir şekilde bakınırken tesadüfen tanıştığım, Kırıkkale Üniversitesi’nden Dr. H. İbrahim Gök (higok@yahoo.com) kendi işini gücünü bırakıp imdadıma yetişti. Her birinden ayrı şeyler öğrendim, ve hepsine çok teşekkür ederim. Sadece birer örnek vereyim: Dr. Aydüz uzun ismi şöyle veriyor: “Muhammed b. Yahya b. Abdullah b. El-Abbâs b. Muhammed b. Sûltegîn el-Bağdâdî eş-Şatrancî”, lakabı ise “Ebûbekir es-Sûlî”. Kahraman Hoca (Olgaç) piyade için “eskiler paytak der” diye söylerdi ki bunun “beydak”tan geldiğini Dr. Gök’ten öğrendim. Dr. Altınay’dan es-Sûlî’nin bilinen kırka yakın kitabı olduğunu ve satranç dışında birçok değişik konu ile uğraştığını ve tarih, edebiyat, şiir, hadis, Kur'an ilimleri, fıkıh, dil, müzik vb. alanlarda da çağının önde gelenlerinden birisi olduğunu öğrendim. Altınay’ın “Emevilerde Günlük Yaşam” başlıklı doktora tezinde de Sûlî yer alıyor ve bu yakınlarda Ankara Okulu Yayınları’nca basılacak. En başta birkaç uzman yeterli diye düşünürken, şimdi inceleme/araştırma ve kapsamlı bir Türkçe eser için en az bir düzine uzman gerekebileceğini zannediyorum: tarihçiler, ilahiyatçılar, Arapça ve Farsça uzmanları, dil bilimciler, etimologlar, edebiyatçılar, şairler, müzisyenler, müzikologlar, satranççılar, kurgucular ve hatta matematikçiler ve bilgisayar programcıları. Bilmiyorum herhangi bir kurum bu konuda bir çalışma, proje geliştirir mi? İlgili kurumlar için uzmanların isimleri ve erişimleri yukarıda verilmiştir. Keşke gelen E-postalardaki bütün bilgileri sizinle paylaşabilsem, ama yerimiz dar. Prof. Dr. Ahmet Savran’ın yazdıklarından öğrendiğim kadarıyla es-Sûlî’nin son yılları oldukça zor geçiyor (bazı dahilerin kaderi), evi yağmaya uğrayan Sûlî’nin her şeyini, ahırdaki eşeğini ve hatta semerini dahi alan yağmacılar bununla yetinmeyip defterlerini de alıyorlar ki bu, olaydan sonra çok yoksul düşüp kendisinin ve ailesinin giyinemediklerini söyleyen Sûlî’yi en çok yıkan şey olsa gerek. Evini yağmalayanlardan intikam alınmasını istememesi de dikkat çekici.

Ama satranç tarihindeki büyük trajedilerden biri, insanoğlunun hem en çirkin, en korkunç, en iğrenç yüzünü hem de en asil, en yüce, en saygıdeğer tarafını gösteriyor bize. Askerlikte acemiliğimi Ankara Etimesgut'ta, Zırhlı Birlikler'de yaptım. Sene 1996. Bir gün Bosna'dan gelen ve TSK tarafından eğitilen askerlerle karşılaştık. Ne diyebilirim ki... Kelimeler kifayetsiz... Sadece şunu söyleyeyim, o insanların bir daha gülmesi veya ağlaması mümkün değilmiş gibi gelmişti bana. Yakın tarihte Azeriler de benzer bir durumla karşılaşmışlardı: "Biz kendimizi sanata, bilime verdik, heykel, müzik, resim, satranç... Sonra bir gün baktık adamlar silahlanmış bizi öldürüyorlar." Bosnalılar için durum daha da zordu. Düşmanları olduklarını bilmedikleriyle birlikte yaşıyorlardı. Kimi yakın köylerde kimi aynı köyde, kasabada, şehirde... 1993'te silahsız sivillere karşı girişilen saldırılar sonunda birçokları gibi satranççılar da öldü. Hemen herkesi öldürdüler aslında, erkek nüfus neredeyse kalmadı, okumuş insanlar, aydınlar, doktorlar, mühendisler kalmadı. Bu yakın tarihi yazacak tarihçiler kalmadı. 1994 Dünya Satranç Olimpiyatı Moskova'da yapıldı. Bazı Bosnalı satranççılar saldırılar sırasında yurtdışında turnuvalarda olduklarından kurtulmuşlardı. Bugün kağıt üzerinde uluslar arası anlaşmalar gereğince Bosna'nın ne tanınan toprağı ne de bayrağı var. KKTC benzeri bir durum ama onlar daha çok baskı altında ve korkuyla yaşıyorlar. Çünkü 10 yıl önce ailesini, yakınlarını öldüren, kendine tecavüz eden insanlarla komşu olarak yaşıyorlar. Fiziksel mücadelelerin yapıldığı sporlarda inanılmaz performansları, dramatik başarıları duyar, hayran olur, takdir ederiz sık sık. Kanseri ve bütün rakiplerini yenen bisikletçi Lance Armstrong veya benzeri öyküler. Satranç Olimpiyatları'nda 100'ü aşkın ülke yarışır. Bosna'nın sağ kalan satranççıları değil madalya, üst sıralar için dahi favori değillerdi, ama artık nasıl bir mücadele gücü, nasıl bir "biz hala hayattayız" haykırışı, nasıl bir Bosnalı ruhuyla, direnciyle oynadılarsa Rusya'nın hemen ardında 2. olup gümüş madalya kazandılar. Sadece satranç tarihinin değil, spor tarihinin en büyük sürprizlerinden biri sayılır. İsveç'te düzenlenen 2005 Avrupa Takımlar Şampiyonası'nda Bosna yoktu. Ama 1994'ün gümüş madalyalı Bosna ekibinden iki Bosnalı vardı. Biri Ivan Sokolov: bugün Hollanda milli takımında oynuyor ve Hollanda Sokolov'un büyük katkısıyla 2005 Avrupa Şampiyonu oldu. Diğeri Predrag Nikolic: bir süredir Türk Milli Takımını çalıştıran Nikolic, İsveç'te de genç oyuncularımızın başındaydı. Hayatta ne varsa satranç tahtasında da o var: gözyaşı, kahkaha, hırs, azim, nefret, sevgi... Ama her şey, belki yüzyıllardır insanları çeken yönü de o.

Satranç okullara seçmeli ders olarak girdi. Gerçi yıllar önce de girmişti ama bu kez daha yaygın olacak. Öğrenciler için hazırlanan satranç kitaplarında es-Sûlî mutlaka yer almalı diye düşünüyorum, ama ehil kişiler tarafından hazırlanan doğru bilgilerlerle. Tunç Hamarat da yer almalı hatta mümkünse kendisinden yararlanılmalı.

Ülkemizde yapılan bazı satranç organizasyonları başarılı, bazıları da başarısız oldu, hatta skandal boyutuna vardı. Ödül paralarının ödenmemesi, alınan yüksek ücretlere rağmen kötü koşullar sağlanması, yaş grupları turnuvalarında kötü ortam ve yemeklerden çocukların ishal olması vb. Ne yazık ki bunlar yabancı basında ve Internet ortamında yer buldu. Ülkemizde yapılacak ilk Dünya veya Avrupa Yaş Grupları müsabakalarına yine yüzlerce bazılarına binin üzerinde belki de iki bin civarında konuk gelecek. Umarım bu kez pahalı olmasına rağmen kalitesiz ve yetersiz otellerde ağırlayıp, organizatörün para kazanması uğruna ülkemizin adını kötüye çıkarmayız. Hatta gerekirse Kültür Bakanlığı ve/veya MEB bu işe el koymalı, ek bütçe getirmeli. Gerçi sadece ülkemizde değil, başka yerlerde de benzer durumlarla karşılaşıldığından katılım gittikçe düşüyor ve önde gelen ülkeler artık en güçlü satranççılarını getirmiyorlar.
http://www.chessbase.com/newsdetail.asp?newsid=2557

Bu durumu düzeltelim, sadece çocukları değil, önemli misafirleri ağırlayalım, değişik disiplinlerden akademisyenler bir araya gelsinler, ana tema Sûlî etrafında tiyatral ve folklorik etkinlikler düzenleyelim, eş zamanlı meşhurlar turnuvası yapalım: Anatoly Karpov, Vassily Ivanchuk, Carmen Kass, Fernando Alonso, Bill Clinton, Antonio Banderas, Kerim Abdül Cabbar, Larry Bird, Kobe Bryant, Woody Allen, Sting, Bono (U2), Moby, David Bowie, Mikhail Baryshnikov, Boris Becker, John McEnroe, Madonna, Evander Holyfield, Bob Dylan, Bill Gates, Harvey Keitel, Lennox Lewis, Steve Martin, Anna Kournikova, Roger Federer, Klitschko kardeşler, Arnold Schwarzenegger, Tom Selleck, Keanu Reeves, Al Pacino, Will Smith, Yoko Ono, Chuck Norris, Ben Kingsley, vs. aklınıza satranç oynayan kim gelirse davet edelim. Satrançsever ünlüler saymakla bitmiyor.
http://www.chessville.com/misc/History/Famous_Chessplayers.htm
http://www.geocities.com/siliconvalley/lab/7378/famous.htm

Meşhurları parayla getirmek zordur ama işin içine “çocuk”, “savaşlar sadece satranç tahtasında kalsın” lafları girdi mi gelirler. Başka ünlüleri görünce de gelirler: bir ünlü diğer ünlüleri de çeker. Chucky’i, Karpov’u, Bono’yu, Sting’i, Kass’ı getirdik mi gerisi çorap söküğü gibi gelir. Tam bir şölen yapalım. Meşhurlar bu kez kırmızı değil, ak-kara damalı halıda yürüsün. Tunç Hamarat ve Anatoly Karpov tavla oynasın (bizde oynanan kahvehane tipi değil, bilimsel bir temele dayanan mücadele şeklinde), Macar Büyükusta Peter Leko ve Ermeni Büyükusta Smbat Lputian birlikte futbol oynasın, dünyanın tanınmış sihirbazları birbirleriyle satranç oynasın, sayısız eş zamanlı değişik etkinlik düşünülebilir, temalar zengin.
http://www.chessbase.com/newsdetail.asp?newsid=2552

Bu kez organizatör değil Türkiye kazansın. Ama bu insanların programları sıkışıktır. 2007’ye fazla kalmadı, şimdiden çalışmaya başlamak gerekli. 2007 olmazsa 2009 olur, o da olmazsa 2015 olur belki. Hayal mi? Evet. Olanaksız mı? Hayır.